Oidipus ana yurdunu geride bırakıp kendini yollara sürgün eylemişti. İhtiyardı. Bükük belini ayakta tutmak için bir ağaç dalına yaslanıyor, köpek sesleri arasından meçhule doğru gidiyordu. Yurdu Tebai’nin sur kapısından ayrılalı saatler geçmişti.
“Kimse dur demedi,” diye içli içli söyleniyordu. Oysa biliyordu ki durdurmaya çalışsalar da engel olamazlardı ona. Kendine düşen, bu son görevi yerine getirmeli ve bu günahkâr bedenini mümkün olduğunca uzaklara taşımalıydı. Ayakları bu günahkâr ve kokuşmuş cesedi uzaklaştıracaktı yurdundan.
“Yine de çocuklarımdan en azından biri bana gitme deseydi içim daha huzurlu olurdu.”
Köy içlerinden geçerken onu tanıyan insanların birbirlerine seslenişini duyardı. Kimi, oldukça yüksek sesle söylerdi, “Bu, Tanrıların gazabını üzerine çeken günahkâr Oidipus, ona kimse dokunmasın, Tanrıları kızdırmak istemeyiz.”
Ardından bu koroya köpek havlamaları, dâhil olurdu. Ancak köpekler bile dokunmak istemezlerdi ona. Oidipus’un aklında çocukları vardı yalnızca, diğer insanların onun hakkındaki düşüncelerini çok uzun zamandır kabullenmişti. İnsanlar haklıydı. Bir an önce öfkeli seslerin çıktığı topraklardan kaçmalıydı. Ses duyduğu anda, eğer dinlemek için oturuyorsa tereddüt etmeden eline azığını ve bastonunu alıp yola düşerdi. İnsanlar haklıydılar çünkü.
Tanrı Hellios, Apollon’la birlik olmuşçasına gök evinde olanca ateşiyle parlamakta, ihtiyarın sıcaktan tüm gövdesi adeta yanmaktaydı. “Kör adam seni, tüm bunları hak ediyorsun ve Tanrılar sana hakkını veriyor, sakın sızlanma.” Bu kendiyle konuşmalarında Oidipus Tanrılara lanet okumadı, suçu kendinde görüyordu. “Keşke hiç doğmamış olsaydım. Oidipus ancak hiç doğmayarak kendini kurtarabilirdi ama doğdun elinden ne gelir yürümekten başka.”
Gün ağırdan göğü terk etti. Teniyle ve böceklerin sesleriyle bunu anlayabiliyordu ihtiyar. Değneğiyle yolun kenarında uygun bir yer bulup çöktü. Suyunu yudumladı. Böceklerin akşam serenadını dinledi. Soluklandı. Konuşmadı kendiyle.
Sabah olup da uykusundan uyandığında karnındaki açlığı bastırmak için yemek çıkınına elini uzattığında korku ve şaşkınlığı aynı anda yaşadı. Dün neredeyse tam takır olan torbası şimdi ağzına kadar doluydu. Oidipus olana anlam veremedi. Bir an kendi belleğinden kuşkulandı ancak bu fazla sürmedi. “Belki de Tanrılar bu ihtiyara acımaya başladılar. Kim bilir.” Karnını afiyetle doyurup hiçbir şey düşünmemeye çalışarak yola koyuldu.
İleriden atların nal sesleri geliyordu. Giderek yaklaşıyorlardı. At üstünde dörtnala gidişini hatırladı. Rüzgârın ılık ılık yüzüne vuruşunu, özgürlük duygusunu hissetti. Bu düşlere dalmışken yüzüne çarpan kırbacın acısıyla irkildi. Yolcu Oidipus dalgınlıktan, yoldan çekilmemiş öfkeli atlının gazabına uğramıştı. “Tanrının cezası kendini öldürmeye mi çalışıyorsun.”
“Affedin şu yaşlı adamı, affedin..” dedi Oidipus. Acıdan ve kırılan gururundan gözyaşlarını tutamıyordu. Atlı hiçbir şey demedi. Oidipus’un görmeyen gözlerini görmüş, yaptığına pişman olmuştu. Sustu ve arkadaşlarına yetişmek için sürdü atını.
“Kader dönüp dolaşıyor, çaresiz katlanacağım.” Bu yaşadıkları ona ana babasını hatırlattı. “Bir ders mi çıkarılmalı ölüme iki adım kala bu ihtiyarlıkta.” Sızlayan yüzünde dolaştı ince parmakları. Hiçbir bedelin bu günahın karşılığı olamayacağını mı söylemek istiyordu Tanrılar. Krallığın bırakılması, oyulan gözler, yokluk, yalnızlık ve sürgün yeterli gelmiyor muydu?
“Tanrıların adaleti başka türlü işliyor.”
Erkan K.
