Uzun saçlarını eliyle geriye taradı. Masaya düşen tek teli eline alıp bir süre seyrettikten sonra yavaşça yeniden masaya bıraktı. Mum ışığı ve duvardaki gölge, kendi gölgesi. Gölgesini süzdü bir süre. Yarasız, izsiz, kimliksiz gölgesi hep aynı renk; ışığa ve nesneye muhtaç. Sandalyede asılı duran paltosu uzun süredir kıpırtısız. Hep göz önünde bulunsun diye sandalyenin arkalığına tutunmuş gibi. Paltonun bir yanında bıçak kesiği; kesikten içeri bakılsa o gün olanlar olduğu gibi görünecek sanki. Paltonun gölgesi yok, –var değil– kendisi bir gölge şimdiye düşüyor izi.
Havada sallanan bıçak ve ani bir refleksle bıçağın keskin dişlerinin menzilinden kaçış. Ölüme hiç bu denli yakın olmamıştı. Yakın ve buz gibi soğuk. O beyazlık, bıçaktan yansıyan o parıltı bazen kâbuslarının içinde parlayan ışık oluyor ve tam ölecekken uyanıyor. Onu öldürmek, ondan kurtulmak istemişlerdi. Birileri, ötekiler yani çoğul bir cemaat. Hiçbir zaman o, bunu hak edecek bir şey yaptığını düşünmedi. Belki de bu yüzden her şeyden bu denli uzaktı, çünkü ölüm haklılığa bakmıyor, sebepsiz yere ziyarete gelebiliyordu.
Pencerenin kenarına yürüdü; gün boyu sayısız kere yaptığı gibi perdenin kenarından aralayıp sokaktaki geceye baktı. Gece, belirsizliğiyle hep ihanetin zamanı gibi gelirdi ona. Belki de yeterince iyi göremeyen gözlerdeydi suç. Zayıflığımızın suçlarını doğaya yükleme düşüncesini yanlış buldu. Sadece körüz, bedenimiz kör, aklımız kör, hep bir şeyler bizi itip çekiyor; sanki görüyormuşçasına yürüyoruz, oysa yürüten biz değiliz. Bu karamsar düşünceler geldiğinde hep yüzü asılırdı. Gecenin, yalnız sokakta değil en aydınlık sadığımız zamanlarda içimizde de olduğunu bilmek üzüntü vericiydi.
Belki körüz ama yine de birazda olsa görmek için umut var. Masasına yaklaştı, eline törpüsünü alıp kaldığı yerden devam etti. Akşam bastırıp gün ışığı yerini muma bıraktığı vakitler merceği olması gereken biçime getirmek zor oluyordu. Ancak yaşamın sürdürülebilmesi, vücut esenliği için çalışmak bir zorunluluktu. Gözlerin iyi görmesi için gözlerini yormak, törpüden arta kalan tozu ciğerlerine çekmek gerekiyordu. Yaşam kendi dengesini öyle ya da böyle kuruyordu. Böyle durumlarda zorunluluğa uyum sağlayanlar kazanırlardı. Çünkü zor her daim insandan daha güçlü olmuştur. Yasların olduğu yerde insana düşen yaşamın gereğini yerine getirmektir. Çalışmamayı seçen kişi açlığı da göze almalıdır çünkü.
Bir yandan zihni durmamacasına işliyor, düşünceler ormanında yürüyordu. Diğer yandan çalışmaya devam ediyordu.
Kadınları düşündü. Hep uzağında duran, onu bir cüzamlı gibi gören kadınları. Kusur bedeninde değildi. Güvenlik arayışında olan insan tehlikeli bir yaşam vaat edenlere yakın durmak istemez. Hiç kimse onunla acı çekme oyunu oynamak istemiyordu demek ki. Kabaran arzularını gemlemenin yolunun oyalanmak olduğunu biliyor, bunu sıkça yaptığı için arzularının sönümlenmesi zor olmuyordu. Hiçbiriyle bir yakınlığı olmasa da, onlardan hep sevgiyle bahsetmeyi, onları anlamayı başarabiliyordu.
Düşünen bir beyin için yalnızlık her ne kadar nimet olsa da insan yüreğinin atması için bir sıcaklık gerekir. O sıcaklığı arkadaşlıklar, dostluklar sağlar. Yalnızlık zamanlarında çiçek çiçek açan fikirlerin sunağı olacak dostlar olmasaydı Spinoza için yaşamak zorunda olunan bu hayat iki kat daha zor olurdu.
“Nefret insanın kendini cezalandırmasından, kendine ve yaşama yaptığı bir kötülükten başka ne olabilir. Mutluluk ancak güzel duyguları açığa çıkararak mümkün olabilir,” dedi az önce onu ziyarete gelen dostuna. En kötü koşullarda bile insan, sosyal ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Onu seven dolayısıyla anlayan bir gurup vardı çevresinde ve sık sık onlarla buluşup mektuplaşırdı. İnsanlardan çok fazla kötülük görmesi yüzünden kolay kolay güvenemezdi. Bu yüzden yeni yüzlere karşı samimi bir gülüşü bile uzun bir zamanını alırdı. Birkaç kez, güvendiği kişilerin esasında dost görünen birer düşman olduğuna tanık olmuştu. Böyle zamanlarda hep aynı tepkiyi verir hemen ilişkisini keserdi. Kötülüğe bulaşmak kötü yapar derdi.
“Nefret arzulanan bir şey olabilir bazen, sevmediğiniz insanların başına gelen kötü şeyler sizi sevindirdiğinde bunun uzaklaşılması gereken bir duygu olduğunu bilin.”
Genç adam düşünceli düşünceli ustasını süzüyordu, elindeki mercekten yansıyan ışık gibi ustasının sözlerindeki ışığı görüyor gibiydi. Onunla aynı ortamda olmak heyecan vericiydi.
“Düşman nedir?” diye sordu bir anlık suskunluktan yararlanıp. S. Donuk gözlerle boşluğa baka kaldı. Sürüldüğü zamanları, ihanetleri, kaybettiği dostlarını, suikastları düşündü bir an.
“Düşman nefrettir. Ölüm ile yaşam arasında ölümü tercih edendir. Düşman, anlamayandır. Sürüklenendir. O yalnızca kendini dinler, algısı kapalıdır. Bazen o, insanın kendi içinde ortaya çıkar itaat edersen köleleşirsin, onu anlamalı ve artık duymamalısın.”
“Şeytanın fısıltıları gibi mi?
“Batıl inançlar da insana düşmandır, kendinin yaratımlarını ötekileştirmeden çıplak olarak görmelisin”
“Bilgi kendini hep saklar fakat insan da daima kendini çıplak gerçeklik karşısında körleştirmeye, yanlış bilinç elinde köleleşmeye adamış gibidir. Özgürlük, bilme arzusuyla, bilinçle bu yüzden yan yanadır. İnsan özgürlükten büyük bir endişe duyar, şeytan görmüş gibi kaçar, onu alamaz. Bu yüzden düşman insanın bu körlüğü, korkusudur. Bilinç ise geçek dostudur.”
Suskunluğun doğuşuyla birlikte S.nin düşüncelere dalması bir oldu. Dostlarını düşünüyordu. Gençliğinde yan yana yürüdüğü birlikte gülüp birlikte ağladığı arkadaşları geldi aklına. Sonra yollara düştüğünde yanında olmadıklarını, arayıp sormadıklarını düşündü. Dostluk güvenilmez bir kavramdı bu yüzden. On yıldır, kendinden bile şüphe ederek yaşıyor, sorguluyor, sorguluyordu.
Erkan K.
