Akşamın Dibine Bir Yolculuk

by Erkan K.

Soğuk bir kış günü, kendimi rüzgâra kaptırmamak için direniyorum. Uçmamam için adımlarımı öyle sıkı basmam gerekiyor ki, acıyor. Saat her zamanki gibi ileri, beni arkasında bırakmış. İşyerine zamanında varamama gibi bir problemim olduğunu söyledi müdür. Kapıyı gösterecek diye çok korktum. Arkadaşım kapı gösterme işinin filmlerde olduğunu söyledi. Burada genelde teşekkür ediyorlarmış. Arkadaşım diyorsam öyle yakın falan da değiliz. Konuştuğum başka kimse yok, bazen bilmediğim şeyler çıktığında ona sorduğum için arkadaş olduk. Ara sıra bana sinirlendiğini hissediyorum. O zaman birkaç gün hiç yanına yaklaşmıyorum, benden bıkmasın diye.

Bazen kendimi karanlıktaki herhangi bir şey gibi hissediyorum. Şekilsiz, varlığı ya da yokluğu bilinmeyen. Üniversitedeyken arkadaşlarla bir araya gelip felsefe yaptığımız o günler geldi aklıma. Varlık var mıdır, biz mi var ederiz? Bilmiyorum. Karanlıktaki herhangi bir şey gibiyim yalnızca; üstüne düşünmek bile ağır geliyor. Karşı masada yan yana oturan iki insanın sesi birbirine karışıyor. Benim hakkımda konuşmuyorlar. Kimse konuşmaz. Yemek saatinin gelmesini beklemek dışında anlamlı bir şey yok hayatımda. Ne konuştuklarını merak etmiyorum, kadınlar hep konuşmaz mı zaten. Çay neden bu kadar acı… yutkunamıyorum, hasta mı oldum ne. Dün de böyle olmuştu, kahvenin yanına yemeye çalıştığım cevizi yutamamıştım.

Mesai dolmadan en az beş kere mesanem doluyor. Tuvalete bu kadar çok gitmeme kızıyorlar. İşten kaytardığımı düşünüyorlar. Ne yapayım, tutamıyorum ki. İşe başladığım ilk gün ayıp olmasın diye tutmaya çalışmış sonra altıma kaçırmıştım. Karım görmeden sabunlu suya basmıştım pantolonu. Şimdi bile utanıyorum. Utandığım ne çok şey var şu hayatta. Mesela saçımı kestiğimde bir utanç sarar beni, sakladığım bir şeyler açığa çıkmış, çıplak kalmışım gibi hisseder rahatsız olurum. Yeni bir elbise giydiğimde de aynısı olur. Herkesin bakışlarını belki öyle olmasa da üstümde hissederim. Yeni kıyafetleri bana yakıştıramazlar sanki. Şu an üstümdeki pantolonun ve ayakkabının yırtık olmasının nedeni bu değil tabii. Pantolon almaya uzun zamandır niyetliyim ancak gerekli parayı henüz toplayamadım; bende mecburen ortası yamalı pantolonu giymeye devam ediyorum. Şikayetim yok bu durumdan. Sonuçta bacaklarımın arasını kimse görmüyor, Allahtan iş yerindeki masamın önü kapalı.

Kadınsı, ıslak, ağır bir hayatın sürekli kendini tekrar eden muayyen günlerini yaşıyorum, bitmedi gitti. Üzerimden atamadığım bir adam sırtıma yapışmış, soluğumu soluyor, beni nefessiz bırakıyor, ciğerlerimde hissediyorum baskısını. Dün nasıldım, yine aynı mı? Hatırlayabilsem eğer, dünde kalmak için ne gerekiyorsa yapardım. Nefes bana ait değil. Başkasının soluğunu çekiyorum içime; kokusu, tadı farklı. Yetmiyor. Bugünün bitmesi gerekiyor. Masamda duran kitaplar birer taş parçası gibi görünüyor. Kalemlerin gözüme batmasından ölesiye korkuyorum. Hiçbir eşyanın olmadığı, kendimden başka bir şeye dokunamayacağım bir yerde olmalıydım şimdi. Çevremde ne varsa onlar tarafından kuşatılmışım. Öyle ağır geliyor ki.  Şimdi yağmurun altına atsınlar beni, ne olur. Şu kirli ıslaklıktan soyunmalıyım. Yağmurla birlikte akmalıyım sokaklara. Akmalıyım.

Aklım yine bana ait değilmiş gibi bunak bunak konuşuyor. İlacımı almadığım zamanlar böyle olmak zorunda mıyım? Yine kendimi iyi hissetmemi sağlayacak bir tesadüf bekliyorum, dün durduk yere uzun zamandır konuşmadığım arkadaşım aramıştı, sanki güzelleşmiştim, gülümsemiştim. Telefonu kapayınca bir dakika daha sürdü. Mutluluk denir mi buna, sanmıyorum belki az biraz neşe, hafiften serotoninle nemlendi kafam, birdenbire geçti, yine aynı gri. Üniversitedeyken edebiyat üzerine konuştuğum, konuşurken kendimi yazar gibi hissetmemi sağlayan o çocuğu arayayım mı acaba. Ona Ulysess’ten bahseder, Oğuz Atay ne güzel adamdı derim, her ne kadar hiçbirini okumasam da okumuş, hatta anlamış gibi yapabilme potansiyelim var (…) telefonu açmadı. Ben de olsam adımı telefonda görseydim açmazdım, durduk yere sıkılmayı kimse istemez ki, akıllı çocukmuş demek ki.

Karşımda oturan arkadaşa bazen imreniyorum. Hiçbir şeyden haberi yok, sanki kendi icat ettiği bir dünya var ve o hep orda yaşıyor, kimseyle gerçekten iletişim kurduğuna inanasım gelmiyor. Dünyasına esneyerek giriş yapıyor bana göre. Bugünde esnemekten bitap düştü zavallı. Dışarıdan bitkin, boş vermiş görünse de, hatta gözlerini çevresine kapasa da yaşamayı bir tek onun bildiğini düşünüyorum. Benim gibi sürekli bir düşünce dehlizinde dolanıp duran, kendini olduğu yerde düşünceleriyle yoran biri değil o, her halinden samimi olduğu anlaşılıyor.  Şimdi çevresine garip garip bakarken aklından hiçbir şey geçmediğine yemin edebilirim. Esnemekten bahsetmişken bizim köyün kangalı aklıma geldi. Ne büyük köpekti o öyle. Büyüklüğü yalnızca gövdesiyle alakalı değildi, duruşunda, yürüyüşünde de bir ululuk vardı ki insanların çoğunda bulunmaz bu. Durduk yere özledim. Keşke komşu köyün insanlıktan nasibini almamış gudubet insanları zehirleyip öldürmeselerdi. Öldürmeselerdi onun karşısına geçip o güzel yüzüne, uykusu geldiğindeki esnemesine hayranlıkla bakıp mutlu olurdum.

Lanet olsun yine farkına vardım, sağ gözüm arsızca seğirmeye, sol kulağım çınlamaya devam ediyor, bu halde kimseye göz kulak olacağımı sanmıyorum. Zaman zaman belimde ortaya çıkan sızıyı da işin içine katarsak kendime bile nasıl sahip çıkacağım sorusuna cevap bulmalıyım. Her şey benim başıma geliyor” serzenişini içten içe duyuyorum. Bazen bunalım derecem artığında sesli olarak başkalarının duyacağı şekilde söylüyorum. “Hey duyun beni, içinizde en bedbaht hayat yaşayan, en yoksulunuz benim, üstelik hepinizden daha zekiyim,” diyorum. Çok da sesli söylemiyorum elbette, hafiften serzeniş tadında, fısıltı boyutunda. Dünyanın en şanssız insanı olduğumu geçen gün anneme söylemiştim de tövbe et oğlum, Allah’ın gücüne gider demişti. Ne alaka dememiştim, Allah’ın gücü her şeye yeterken niye gücüne gidermiş ki, hayat hepten çelişki bence. Uyku bastırdı yine, kahvem de yok, dedim ya fakir biriyim, cebimde bi lira bile yok. Herkes sıcaktan terlerken dışarda kalmışım gibi titremem de yoksulluğumdan işte. Bu yüzden çoktandır Meksika yemeği yemiyorum. Hatta doğduğumdan beri tadına bile bakma fırsatım olmadı. Hayatımda bir tane Meksikalının gözünün içine bakmışlığım yok. Kendim hakkındaki bu gerçeğe karşın sabahtan beri Meksika üzerine düşünüyorum. Aslında düşünmüyordum. Birdenbire aklıma gelince hep düşünüyormuşum, saatlerimi buna harcamışım gibi geldi. Birinin karşısına geçip aklımdan geçenleri söylemeye kalksam bana deli etiketini yapıştırır mı diye de çok düşünürüm mesela. Ama kesin arkamdan konuşup beni el aleme rezil eder, rezil rüsva diyecektim ki rüsvanın anlamını bilmediğimi fark edip vazgeçtim.

Oh, nihayet bugün de mesaiyi doldurdum. Beş dakika daha sabredebilirsem evin yolunu tutacağım. Birazdan çıkarken insanlara iyi akşamlar mı desem, görüşürüz mü desem ona karar vermeliyim. Öyle zamanlar oluyor ki, kararsız kalıp suskun suskun çıkıyorum. Çok büyük ayıp olduğunu babam söylerdi, insanlara selam ver derdi, akrabalarınla neden görüşmüyorsun, çok yabansın da derdi. Sonra kimle tanıştıysam bana yabancı kaldı, kendimi bi rahat bırakıp içimdeki cevheri dışarı atamadım. Belki bu akşam buradan çıkarken Kant, Hegel sizinle olsun arkadaşlarım diyesim var. Bana bu yakışırdı. Ama küfür sanıp beni dövmeye kalkabilirler, en iyisi sessizce çekip gitmek. Hayatta sözcüklerden daha önemli şeyler var çünkü. Mesela bi lira her zaman önemlidir. Eve gidince varsa kahve içeyim.

 

Erkan K.

Şunları da beğenebilirsin

-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00