Raskolnikov içten içe kendiyle kavgaya tutuşarak ama dışardan çıt çıkarmadan boş olduğunu düşündüğü evin içinde değerli bir şeyler arıyordu. Sahibinin zenginliği ve cimriliğiyle ün salmış bu konakta işe yarar şeyler bulacağından emindi. Ancak bulunduğu katta nereye baktıysa hiçten başka bir şey görmedi. “Bir insan zengin olup da cimriyse bir fakirden pek de farkı yoktur… Bu adam acaba ölümsüz olduğunu falan mı düşünüyor?” dedi fısıltıyla.
Üst katta ise ev sahibi Harpagon susadığı için kalkmış aşağıya, mutfağa inmek üzereydi. Kendinden genç olan güzel karısı Emma, ona yatmasını söyledi, “Ben getiririm sen kalkma.” Harpagon hiç itiraz etmedi. Emma üstüne bir şey alıp aşağı indi.
Raskolnikov ile Emma adeta donmuş gibi kıpırtısız duruyorlardı. İkisi de ne yapmaları gerektiğini bilemedi. Sonunda Raskolnikov, Emma’ya sus işareti yaparak, “Lütfen,” dedi. Emma karşısındaki yakışıklı adama anında boyun eğip başıyla onayladı onu.
“Sizi daha önce görmüştüm, ama neden böyle bir şey yapıyorsunuz, yoksa benim için mi girdiniz bu eve.”
Raskolnikov dudaklarını suç üstünde yakalanmış da birazdan cezasını çekecek bir adamın ruh haliyle büzdü. Yoksulluğunu ifade edercesine ceplerinin astarlarını dışarı çıkardı, “Mecburdum…” dedi.
Emma sevmediği kocasını düşündü. Harpagon için bir şeyinin çalınması demek adeta ölüm demekti. Bu düşünceyle gülümsedi. “Anlıyorum,” diyerek mutfağa doğru yöneldi. “Lütfen sessizce işinizi halledin kocam duymasın.” Mutfaktan bir bardak su alıp üst kata çıktı.
*
Harpagon adeta çılgına dönmüştü. Babasından ona kalan gümüş şamdanlar ortada yoktu. Emma da yerlerini bilmediğini söyleyince, “Hırsız var, hırsız var” diye bas bas bağırıp sokağa fırlamıştı. Onun bu hali Emma’yı içten içe neşelendirmişti. Sakinliğini hiç bozmadan kendine bir kahve hazırlamış, kocasının dışardan gelen çığlıklarını dinleyerek keyifle yudumlamıştı. Uzun zamandır bu derece mutluluğun ona sıradan, sıkıcı hayatına konuk olduğunu, asık yüzüne dokunarak onu gülümsettiğini hatırlamıyordu. Evine gece gelen o yakışıklı genci düşündü, “Şimdi ne yapıyor acaba,” diye sordu kendine.
Harpagon çevresini saran kalabalığa üzüntü, korku, öfkeyle karışık kırçıl sesiyle, çalınan şamdanlarını ve bu ülkenin artık yaşanmaz bir yer haline geldiğini bağıra bağıra anlatıyordu.
Kalabalığın içinden bir ses, “Pardon efendim, izin verirseniz size yardımcı olabilirim” diyerek Harpagon’a yaklaştı. Bu, kendine güvenli görünen adamın teklifiyle “siz kimsiniz, nasıl yardım edeceksiniz, yoksa hırsızı tanıyor musunuz” diyerek peş peşe sorularla karşılık verdi Harpagon.
Başındaki İngiliz usulü kasketini çıkarıp başını eğerek selam veren adam kendini tanıttı, “Ben Holmes, Sherlock Holmes.”
Kalabalığın arasındaki bir adam suçun kendi üzerine kalacağından endişelenerek korkusunu belli etmeden ağır adımlarla oradan uzaklaştı. Yıllar öncesinde mecbur kalarak çaldığı bir ekmek yüzünden yılarca ceza yatmış suçu yüzünden sürekli kaçmak zorunda kalmıştı. Jean val jean’a yine yollar görünmüştü. Taşıdığı bu korku onu gereğinden fazla tepkisel kılmıştı. Polisin görünür olduğu hiçbir yerde fazla kalamıyordu. Adımları taş yolda daha da hızlanırken posta binasının yanından dönünce bu hikâyenin de sınırlarının dışına çıkmış oldu.
…..
Erkan K.
