Spinoza’nın bir rüyası vardı. Uçsuz bucaksız bir boşlukta, ayakları hiçbir şeye değmeden seke seke koşuyordu. Aşağısı ve yukarısı aynıydı. İlerisi ve gerisi aynıydı. Bu yüzden dilediği kadar gidebilir, hızlanabilirdi. Kendini bu hiçlik âleminde özgür olarak duyumsuyordu. Hiçbir durak yok. Başlangıç yok. Son yok. Doğduğu andan beri aynı rüyanın içinde son sürat koşuyor, hiçbir yere varıyordu sürekli. Tek nesne kendisiydi. Ortamda hava bile bulunmuyordu. Nefes aldığına ilişkin bir imge yoktu zihninde.
Spinoza rüyadan uyanıp gözlerini nesneler ve sınırlılıklar dünyasına açıp, yatağın baskısını sırtında duyumsadığında ister istemez bir sıkıntı çöreklendi göğsüne. Yeniden uykuya dalıp, kalan ömrünü sonsuzlukta tüketmeyi dener dururdu. Ancak denemeleri menfi sonuçlar verir uykuya dalamazdı. Böyle zamanlarda, ki her gün aynı merasimin tekrarlandığını rahatlıkla söyleyebiliriz, gözlerini tavana diker, sınırlılıklarla örülü nesnel dünyadaki sonsuzun imkânlılığını düşünürdü. Bazen bulduğu ilginç bir fikrin heyecanıyla hemen masanın başına geçip kalemi mürekkep hokkasına daldırırdı. Böyle anlarında yazılan mektupları masanın kıyısında biriktirir, haftanın bir günü hepsini birden postalardı. Bundan sonra heyecanla, karşılığında neler yazacaklarını merak eder, vaktini bu merakın heyecanıyla tüketirdi.
Rüya, sonsuzluk, sınırlar, nesne derken gün günü kovalıyor, Spinoza yaşamındaki bu tekrarın sıkıntısıyla boğuşmaya başlıyordu. Sınırsızın peşindeki düşlerinin tam aksi bir yaşantısı vardı sanki. Ona göre tekrar demek eylemsizlik demekti. Olduğu yere saplanıp kalmış cansız bir ağaç gibi, kuruduğunu hissediyordu.
Zamanın betonlaşıp üstüne çöktüğünü biliyordu. Kıpırtısız ve cansız kendi ağında saplanıp kalmış ve kendine yakalanmış bir örümcek miydi yoksa. Beklediği anlarda unutuşlarda beraberinde beklentilerine karışıyor, bekleyen ve beklenen tanımsız kalıyordu. Her şeye karşın sıkılıyordu. Sıkıntı, küçükte olsa bir varlıktı içinden dışarı taşmaya çabalayan. Sıkıntısına sığınmaya karar verdi. Öylece durdu. Sustu.
Erkan K.
